28 Kasım 2009 Cumartesi

Yaratıcılık ve Yenilikçilik

“TOPLUM LİDERLERİ GELİYOR” Ufuk Geliştirme ve Liderlik Eğitimi Programı
Antalya Kaleiçi Rotary Kulübü 21 Kasım 2009 2008
YARATICILIK VE YENİLİKÇİLİK başlıklı konuşma
Tuğrul Tekbulut

Öncelikle herkese Günaydın. Beni buraya davet eden, siz genç öğretmenlere ilham verebilecek bir kişilik olarak gören Kaleiçi Rotary Kulübüne çok teşekkür ederim. Umarım hepimizi tatmin edecek bir bir saat geçiririz.

Adım Tuğrul Tekbulut. 51 yaşındayım. Ülkemizin ilk yazılım şirketlerinden biri olan Logo Yazılım şirketinin kurucusuyum. Logo Yazılım, bugün artık hepinizin anlamını bildiği bir kavramı başarıyla ticarileştiren ilk kuruluştur. Türkiye’de tüm varlığı sadece fikri ürünler olan bir kurumu da halka açmaya cesaret edebilmiş ilk firmadır. Bu nedenle yaratıcı ve lider bir firma olarak bilinir. Gerçekten de öyledir. Sanırım beni davet etmelerinde de bu hikayemizin bir şekilde etkisi vardır.

Eşim, arkadaşlarım tarafından eleştirilen bitmek tükenmek bilmeyen bir merakım vardır. Bu beni sürekli olarak yeni girişimlere yöneltir. Bu girişimlerin çoğu ticari değildir, kimsenin haberi olmaz, ancak bende büyük fırtınalar oluşturur ve yaşam enerjimin ve yenilenmemin kaynağını sağlar.

Yaratıcı yenilenme, internet çağında bir kişinin, bir kurumun, bir sistemin, bir ülkenin hatta bir milletin kendini güçlü ve zinde tutmasının en temel yollarından biridir. Yaratıcı bir toplum, yaratıcı, gelişmeleri kıvraklıkla anlayabilen ve onlara kendini uyarlayabilen kişiliklerle oluşur. Problemlerden bahseden değil, problemleri çözebilen bireyler söz konusudur.

Sizler yarınki kuşakları yetiştiren genç öğretmenler olarak yeni nesilleri bu zor ama heyecanlı yaşama hazırlıyorsunuz. Maalesef ülkemizin geleneksel eğitim uygulaması, böyle bireyler yetiştiremiyor. Bu sorunun teşhisinde bugüne kadar pek fikir ayrılığı görmedim. TV’lerde açık oturumlarda, siyasilerin, bürokratların ve işadamlarının demeçlerinde ciddi bir uyum var. Ama sadece sözde... İktidarlar değişiyor. Ama anlayış değişmiyor. İktidarın ideolojisine uyumlu, tek tip, itaatkar kişilikler yetiştirme hülyası sanırım çok çekici geliyor.

Oysa sürekli değişen, bu Dünya içinde bizlere geçmişin ezberlerini tekrarlayan insanlar yerine “bu niye böyle?” diye sorgulayan kişilikler gerekiyor. Değişen sorulara karşı okulda ve ailesinde öğrendikleri ile cevap aramaya çalışan bireyler yerine belki de bunları kolaylıkla unutabilen ve yerine yenilerini geliştirebilen bireylere gerek var.

Denizciliğe merakım var. Küçük bir yelkenli teknem vardı. Onunla Türkiye’nin Marmara, Ege ve Akdeniz kıyılarını ve bize yakın Yunan Adaları'nın hepsini gezdim. Denizden uzak bir milletiz denir. Doğrudur. Denizlerimizi anlatan kitapları da hep başkaları yazmışlardır. Türkiye kıyılarının haritalarını 19.yy’da İngiliz donanması çıkarmıştır. Şu anda Deniz Kuvvetlerimizin Seyir Hidrografi ve Oşinografi dairesinin yayınladığı haritalar da o haritaları temel alır ve onun üzerine güncellemelerle devam eder. Amatör denizcilerin de Türkiye’nin kıyılarında nerede demirlenir, nerede kaya vardır, derinlikler nedir diye bir Türkçe pilot kitabı yoktur. En azından 15 yıl önce yoktu. Bu kitabı da yine bir İngiliz yazmıştı. Bu kitabın önsözünde Türkiye’ye övgüler vardı. Ülke güzel, el değmemiş, yemekler güzel, fiyatlar ucuz, halkı namuslu ve yardımsever gibi... Ancak bir bölüm var dı ki benim ilk başta çok ağrıma gitti. Adam şöyle diyordu kitabında: “Türkiye haritalarına bakarsanız ve burunları, koyları, körfezleri ardı ardına incelerseniz, burunların hemen hepsi ya Bababurnu’dur ya da Karaburundur. Bir süre sonra yerini şaşırır, hangisi hangisidir karıştırırsınız. Biraz önce geçtiğiniz mi, yoksa biraz sonra yanından geçeceğiniz şu karşıdaki adaya kadar uzanan burun mudur? Bu da Türk milleti’nin yaratıcı bir millet olmadığını söyleyenlere iyi bir kanıt teşkil ediyor.” Oldukça ırkçı geldi bu bana. Çok kızdım; yayıncı şirkete mektup yazdım ve yazarın, Türk milletine karşı davranışının aşağılayıcı olduğunu ve ifade eden bir not yazdım. Sonraki baskılarda bu ifade kaldırıldı. Tabii Türkiye eskisi kadar el değmemiş değildi, gürültülü idi, daha pahalı idi. O güzelliği elden gitmiş ama daha Avrupalı olmuştu vs vs. Ancak adamın söylediği gerçekti. 10765 km’lik sınırlarının 7816 km’si deniz kıyısı olan ve aslında bir deniz ülkesi olan güzel ülkemize ve onun coğrafyasına isim verirken özensiz ve yaratıcılıktan uzak davrandığımız gerçeğini değiştirmiyordu. Oysa bir gün Göcek’e gittiğimde her yerin, her burnun, her adanın köylüler arasında başka bir isminin olduğunu gördüm. Ama asıl ilginç olanı İngilizler herhalde işgal etmeyi planladıkları bu kıyıların bir çok yerine kendilerine göre İngilizce isim de vermişlerdi. Aynı yerin Yunanca, İngilizce, Türk halk dili ve Türk resmi olarak dört tane adı olabiliyordu. Bu bölgelere isim veren arkadaşlar da coğrafi isimleri Türkçeleştirmeye çalışırken ileride, karışıklık yaratabilecek, ya da Türk milletine toptan bir “yaratıcılıktan yoksunluk” yaftası yapıştırılmasına da neden olabilecek bir duruma neden olabileceklerini düşünmüyorlardı. Üstelik tarihten ve gelenekten gelen öyle güzel isimleri var ki her noktanın.

İğneyi kendimize çuvaldızı başkasına sokalım. Eğri oturalım, doğru konuşalım. Yaratıcı bir toplum muyuz biz? Yaratıcılık bu ülkede ödüllendirilir mi? Yaratıcı insanlar sevilir mi? Baş üstünde tutulur mu? Tarihi mucitlerle dolu bir millet miyiz biz? Yaratıcılığı daha fikri düzlemde iken önleyen “Eski köye yeni adet getirme!” gibi bir deyimimiz yok mu? Ya da alışmadığımız, yapmadığımız, geleneksel olmayan bir şey önümüze çıkarıldığında “Başıma icat çıkarma şimdi benim” deyimini büyük bir inanç ve özgüvenle kullanan bir toplum değil miyiz?

Dünya’da ilk uçan insanı Hezarfen Ahmet Çelebi’yi içine şeytan girmiş diye Fizan’a sürmedik mi? En büyük kahramanlarımız neden yaratıcılarımız değil?.. Mesela ilk roketin Osmanlılar zamanında yapıldığını da biliyor muyuz? Nerede ilk roketi yapan ve onunla uçan Legari Hasan Çelebi? Hürriyet gazetesi bir gün yabancı bir gazeteden naklen “meğer ilk roketi de biz yapmışız” diye bir haber yapmıştı. Tarihçi Murat Bardakçı çalıştığı gazete ile dalga geçmişti.

İş dünyasında yaratcılıktan daha büyük bir rekabet aracının kalmadığı çağımızda, basın inovasyon diye birşey tutturdu. Cümle içinde kullana kullana anlamını öğrenmeye çalışıyoruz. Zaten anlamı çoktan boşaldı. “Inovasyonu yemekten önce mi yemekten sora mı almalı ?“ gibi bir soruyla karşılaşırsanız hiç şaşmayın. Zaten neden inovasyon dendi anlayamıyorum : bunun Türkçesi yenilikçilik.

Peki biz yenilikçi bir kültüre sahip miyiz? Farklı düşüneni, farklı olanı yüceltiyor, destekliyor muyuz? Yaratıcı ve yenilikçi insanlarımız aile, arkadaş ve iş çevrelerinde yadırganmazlar mı? Evet arkadaşlar, bence bizim böyle bir sorunumuz var...

Ama Nasreddin Hoca gibi bu konuya parmak basmış, tavrını eşeğine ters binerek göstermiş bir büyüğümüz de var. Nasreddin Hoca’yı yaratıcı ince mizahından dolayı biliyoruz. Mizah, zaten olaylara başka açılardan bakıldığında farklı sonuçlara ulaşılabileceğinin en güzel, en sevimli örneği değil mi? Ezbercilikle mizah olur mu?...

Yolunuzu Nasreddin Hoca’nın gülümseyen ışığı aydınlatsın, girişimciliğe yenilikçiliğe giden yolumuzda Hezarfen ve Legari bize cesaret versin. Gelecek kuşakların yetiştirilmesinde bu yanlarımızın geliştirilmesinde sizlerin katkılarına ihtiyaç var.

Cem Yılmaz üsrekli her sorunumuzun çözümünde “Eğitim şart” diyerek bizi güldürüyor. Ama eğitim, akademizm ve aşırı uzmanlaşma da yaratıcılığı kısırlaştıran konulardan biri olabilir. Dünyca ünlü yaratcılık uzmanı Ken Robinson’un “Yaratıcı olmayı öğrenmek” adlı kitabına şöyle bir hikaye ile başlıyor: Bir Amerikan kasabasında çok bira içmesiyle meşhur bir yazardan bahsediyor. Adamın birgün beli ağrıyor ve kasaba doktoru da onu bir böbrek uzmanına havale ediyor. Böbrek uzmanı muayeneyi bitirince “Bira içmeyi sona erdirmeniz gerekecek, yoksa böbreklerinizi kaybedeceksiniz” diyor. Doktor, “Bira içeceğinize viski için” diye devam edince, bizim hasta da “Fazla alkol karaciğere zarar vermez mi?” diye soruyor. Doktorun cevabı şöyle oluyor : “Siz bana böbrekleriniz için geldiniz, ben de size böbrekleriniz hakkında konuşuyorum. Ben nefrolog’um, benim görevim hastaların böbreklerini iyileştirmek... “ Kitabın yazarının gerçek diye naklettiği bu kara mizahımsı hikaye günümüzün en önemli sorunlarından birine işaret ediyor. Olaylara tepeden ve dıştan bakabilmeyi öğrenmeden bir konuda alabildiğine uzmanlık edinmek. Ya da bir konuyu içinde bulunduğu bağlamdan kopuk, sadece detay düzeyinde incelemek...Tek tek ağaçlarla ilgilenirken, ormanı görmemek gibi...

Artık sanayi ötesi topluma, “bilgi toplumuna” geçiş yaptık. Bilgiye ulaşmanın daha zor olduğu günler için tasarlanmış, insanların alabildiğine uzmanlaşması için geliştirilmiş eğitim sistemi de bugünün ihtiyaçlarına cevap veremiyor. Olayın tümüne bakma becerisi ihmal ediliyor bir konuda derinlemesine uzmanlık veriliyor. Oysa artık uzmanlık çok kısa zamanda eskiyor. Gereken öğrenmeyi öğretmek... İnternet çağında öğrenmeyi öğrenmiş bireyler, bir çok uzmanlık bilgisine eskisinden daha çabuk ulaşabiliyor ve öğreniyor. Bilgi çağı sanayileri esnek, yaratıcı ve sürekli kendilerini yenileyen bireyler istiyor. Yeni iş ilanları sürekli böyle insanlar tarif ediyor? Biz evimizde çocuğumuzu büyütürken, okulda eğitirken ise bunun tam tersi bir formasyonla insanları eğitmeye çalışıyoruz.

Yaratıcı yenilikçi ve yeni Dünya düzeni’nde rekabet edebilen, başarılı, mutlu bireyler yetiştirmenin bir yolu da merakı ateşlemektir. Merak eden ve merak ettiğini kendi başına araştıran ve sonuca ulaştıran bir kişi kendisine öğretilen herşeyi en iyi şekilde tekrarlayabilen bireylerden daha başarılı olmaktadır. Fazla merak iyi değildir derdi babam. Fazla meraklı, fazla soru soranları sevmezler... Şimdi bakıyorum da, örneğin bizim şirketimizde meraklı, yaratıcı, gerekiyorsa karşı çıkıcı, ama söylediğini sorumlulukla taşıyan kişilikler sivrilmiş. Gazetelerdeki iş ilanları da bu kişileri tarif ediyorlar. Çok kızıyorum bu ilanlara... Nerede yetişiyor bu kişiler? İnsan ağaçta yetişmez ki suyunu gübresini verelim de yetiştirelim. Evde, okulda, iş yerinde...Armut piş ağzıma düş. Adamı tarif ediyorsun ama bu insanların yetiştirilmesinde senin de sorumluluğun var. Sadece sorumluluğun yok çıkarın da var.

Toplumsal kültürel üst yapımızın bence çağımıza uymayan ve değiştirilmesi gereken veçhelerinden birisi de başarıyı sevmememiz. Başarılı insanları ön plana çıkarmamamız, daha çok şeyler başarmaları için motive etmiyor olmamız. “Devrim Arabaları” filmini seyrettiniz mi? Bir mühendis olarak o filmdeki karakterlerle aramda müthiş bir empati oluştu. Orada bir karakter “Türkiye’de hiç bir başarı cezasız kalmaz” diyordu. Bu insancıklar çok az parayla, 130 günde çok dar olanaklar altında yürüyen iki otomobil yaptılar. Kötülendiler, alay edildiler, unutulup gittiler. Ne oldu kendi otomotiv sanayimizi kuramamış olduk.

Süreyya Ayhan’ı hatırlayın. Şu andaki durumunu ve neden bu noktaya geldiğini tartışmayacağım. Ben sadece Süreyya’nın yetişmesi sürecinde hatırladığım ve kızdığım bir anıyı paylaşacağım. Süreyya daha ilk Avrupa başarısını kazanmış. TV’de sunucu sahada bir otorite ile konuşuyor. Adam diyor ki “Süreyya çok başarılı oldu. Ama Anadolumuz da Süreyya gibi fırsatlar verilse daha hızlı koşacak daha nice cevher gibi kızlarımız var” Sanki Süreyya fakir hatta cahil bir köylü kızı değil. Ulaştığı noktayı ona verilen çok büyük şanslarla değil 10 yaşından beri deli gibi koşarak ulaşmış. Senin yapman gereken kıcağıza destek olman. Onu daha fazla uçurman... Aradan onca yıl geçti. Süreyya hayatını cahilliği nedeniyle boşa harcadı. Peki nerede o cevher gibi kızlar? Başarıyı gölgelemek sana ne kazandırdı?

En iyide eşitlik hedefleyeceğimize , acılarda ve kayıplarda buluşmayı, asgari müştereklerde anlaşmayı tercih ediyoruz. Öne çıkanı ileri gideni pek sevmiyoruz. Aslında kıskanıyoruz. Kıskanmak insanın doğasında var. Kıskanmak insanı olumlu yönde çalışmaya üretmeye yöneltebileceği gibi, ki buna gıpta etmek diyoruz, hasetliğe de yönlendirebilir.

Hasetlik, “Bende olmayan onda da olmasın” kıskançlığıdır. Minibüslerde yazıyor ya : “ Nazar etme ne olur, çalış senin de olur” . En büyük korkumuz yokedici nazarlar... Başka bir millette bu düzeyde bir nazar korkusu var mıdır ? bilemiyorum. Ben bu fıkrayı bin kez dinledim : mutlaka sizler de biliyorsunuzdur. Günahkar adamın biri ölmüş cehenneme gitmiş. Zebaniler kolundan tutmuşlar götürüyorlar. Her taraf sıcak, günahkarlar kazanlarda kaynıyor, dev zebaniler ellerinde dev kepçelerle kazanları karıştırıyorlar, kafasını dışarıya çıkaranları kazanın içine bastırıyorlar. Adam bakmış, bir kazanın başında hiç zebani yokmuş. Sormuş : bu kazanın başında niye zebani yok? “Ha o mu ?” demiş yanındaki zebani “O kazanda Türk’ler var. İçlerinden birisi kafasını çıkarırsa diğerleri hemen ayağından tutar içeri çeker.”

Bir başka zaafımız daha var. Başarısızlığı da olanca şiddetle aşağılamak. Buna da en çok spor sahalarımızda görüyoruz. Lise çağında Amerika’ya AFS bursuyla giden bir arkadaşımın bana naklettiği anısıyla da bu yönümüzü açmaya çalışacağım. Amerika’da çocuklar bu arkadaşı futbol oynamaya çağırmışlar. O zaman Amerika’da bizim futbol pek bilinmiyor. Arkadaşa neredeyse Avrupalı yıldız muamelesi yapmışlar. Çıkmışlar sahaya...Bizimkine herkes yıldız muamelesi yapıyor. Herkes ona pas atıyor ki bizim yıldız şık bir vole ile oyuna keyif katsın. Arkadaşımıza ballı bir pas atıyorlar. Bizim ki de o dolduruşla topa öyle bir abanıyor ki top kalenin 20 metre üzerinden avuta gidiyor. Önce bir sessizlik ... Bizim ki korkudan ve utançtan ölüyor. Memlekette olsa küfürün bini bir para. Bir tanesi koşarak geliyor. Herhalde diyor, burada açıkta küfür etmek ayıp sayılıyor, adam gelip küfürü kulağıma edecek. Çocuk geliyor, sırtına iki pat pat yapıyor. “Bir dahaki daha iyi olacak” diyor. Bizimki neredeyse şok oluyor. Nitekim bir sonraki pası golle neticelendiriyor. Bu olay arkadaşıma hayat boyu davranışlarını yönlendirecek kadar etki ediyor.

İşin özü şu: Toplumsal kültürümüzü, aile kültürümüzü yenilikçiliği, yaratıcılığı teşvik edecek şekilde değiştirmek zorundayız. Burada hepimize ama sizlere daha önemli görevler düşüyor. Çocukları, kendinizi, iş arkadaşlarınızı, amirlerinizi, yapabileceklerinin en iyisi yapmalarına motive edelim ki, daha iyiye ileriye gitsinler. Başaranları öne çıkaralım, takdir edelim, ödüllendirelim. İnsanların en önemli dertleri kendi sınırlarını aşmak olsun. O zaman başkalarıyla uğraşmayı bırakırlar. En iyiyi daha geriye çağırmak yerine, daha iyiye, geride kalanları onun yerine doğru yönlendilerim, şevklendirelim. İnsanlar diğer insanlara bakarak konumlarını değiştirirler. Herkesin aynı yerde durduğu bir toplum sanıldığı gibi eşitlikçi değildir.

Bunlar çok küçük şeyler ama sanırım yaşam oyunu da bu kadar basit. Hepinizin yaşamınızı kendinize dayatılan sınırları sonuna kadar zorlamış, özgüvenini ve mutluluğunu üretkenliğinden almış bireyler olarak geçirmenizi diliyor, yaratıcı, girişimci ve sorumlu kuşaklar yetiştirmenizi bekliyor, hepinize saygılar sunuyorum.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.

1 yorum:

  1. Benjamin ile çalışmak kesinlikle harikaydı. Karıma ve bana kredi sürecinde rehberlik ederken son derece açık, titiz ve sabırlıydı. Ayrıca çok zamanında davrandı ve krediyi kapatmadan önce her şeyin hazır olduğundan emin olmak için çok çalıştı.
    Benjamin, yeni evimizi satın almak için para toplamamıza yardımcı olan bir grup yatırımcı ile çalışan bir kredi görevlisidir.Uygun düşük bir oranla kredi almak istiyorsanız onunla iletişime geçebilirsiniz. 247officedept@gmail.com Veya Whatsapp Sohbet: + 1-989-394-3740

    YanıtlaSil