16 Mart 2011 Çarşamba

ceBIT 2011Türk Alman İşbirliği Paneli Konuşması

Değerli Türkiye ve Almanya ‘nın değerli bilişimcileri, değerli katılımcılar, değerli misafirler:

Öncelikle, Dünya’nın en büyük bilişim etkinliği olan ceBIT’de Türkiye’nin partner ülke olarak temsil edilmiş olması nedeniyle sevincimi belirtiyor ve teşekkür ediyorum. TÜBİSAD’ın bir önceki başkanı olarak Türkiye ve Almanya arasında Bilişim sektörü açısısından işbirliğinin kurulmasına çok büyük önem verdim. Almanya’nın güçlü Bilişim sektörü temsilcisi BITKOM ile ilişkilerin kurulmasına ve Türk ve Alman bilişim sektörlerinin arasındaki işbirliğinin artırılması için emek harcadım. Bugün bu noktaya gelmiş olmak bana büyük bir mutluluk veriyor.

“Türk-Alman işbirliği niye bu kadar önemli?” diye sorabilirsiniz. Avrupa’nın, en büyük ekonomisi, AB’nin lider sanayi ve teknoloji gücü olan Almanya ile son yıllarda hızlı bir büyüme gösteren, 12 yıl sonra, Cumhuriyetin kuruluşunun 100. yılında Dünya’nın ilk 10 ekonomisi içinde yer almayı hedeflemiş, genç ve dinamik Türkiye’nin işbirliğinden doğal ne olabilir?

Almanya Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı, ve Türkiye’nin ithalat yaptığı ülkeler sıralamasında da Türkiye’nin ana enerji tedarikçisi Rusya’dan sonra ikinci. Aramızdaki ticaret karşılıklı ve oldukça dengeli, yani iyi bir işbirliği örneği. Bu nedenle Türkiye için çok kıymetli. Türkiye’de yüzlerce Almanya kökenli dış yatırım var ve bunların Türkiye’nin kalkınmasına katkısı aşikar. Türkiye turizmde, tekstilde ve bugün makine sanayiindeki atılımlarını ilk önce Almanya ile başlattığı işbirlikleri sayesinde sağladı. Almanya’da büyük bir Türkçe konuşan nüfus yaşıyor, Türkiye’de de Alman dilinin bilinirliği oldukça yüksek. Türkiye’de turist denilince akla bir Alman vatandaşı geliyor.Yakında İstanbul’da bir Türk-Alman üniversitesi faaliyete geçecek. Toplumlar birbirlerini iyi tanıyorlar ve bugüne kadar birçok sektörde başarılı işbirlikleri geliştirmişler.

Tüm bu olumlu birikime karşın, maalesef Türkiye ile Almanya arasında bilişim konusunda işbirliği istenen düzeyde değil. Bu sektörde az temas yapmışız ve birbirimizi az tanıyoruz. Almanya Türkiye’nin gündeminde değil, Türkiye’de Almanya’nın. En azından bu birkaç sene öncesine kadar böyle idi. BITKOM’a, Berlin’e 2006 yılında geldiğimde Alman Bilişim sektörünün kendine partner olarak seçtiği ülkeler arasında Türkiye yoktu. Aynı şey Türkiye’de de geçerliydi. Gözler ya ABD’ye ya da Uzakdoğu’ya çevrili idi. Şimdi birbirimizi tanıma süreci içindeyiz, ve gördüğümüz kadarıyla da projeler arka arkaya sıralanmaya başladı bile.

Burada belirtmek istediğim birşey var : itiraf edelim ki, ne Türkiye ne de Dünya’nın en büyük ekonomik bölgesi ve en büyük pazarı olan AB bilişim sektörünün liderleri arasında değil. Sektör, ABD ile Uzakdoğu ve Hindistan arasında bölüşülmüş gibi görünüyor. Avrupa’nın liderlik etmiş olduğu mobil iletişimdeki liderlik de elden gidecek gibi görünüyor. Oysa benim profesyonel yaşamımın başladığı seksenlerin ortasında Avrupa’nın yüzlerce donanım ve irili ufaklı start-up yazılım firması vardı. Bu firmalar yerine Amerika’daki, Hindistan’dak firmalar devleştiler. Türkiye’nin de bilişimdeki fırsatları diğer bazı gelişmekte olan ülkeler gibi değerlendirebildiğini söyleyemeyiz. Bir “kaybet-kaybet” durumu var ortada.

Ancak, özellikle bu sektörde geçmişteki başarılara güvenerek, gelecek hakkında pembe resimler çizmek mümkün olamayacağı gibi, karamsar resimler de çizmemek gerekir. Bu sektör çok hızlı değişen, heyecanlı, yaratıcılığa ve inovasyona açık bir sektör. Örneğin, son zamanlarda teknolojinin çok geliştiği yaşam bilimlerindeki ağır regülasyonlar, moral sınırlar daha az bu sektörde. Bu değişim olanakları yeni girenlere birçok yeni fırsatlar sunarken, pazarın şu andaki liderlerine de korkulu anlar yaşatıyor.

Avrupa’nın geleceği için bilişimde başarılı olmalı ve bu sektörde liderliği tekrar ele geçirmeliyiz. Teknolojinin her gün önümüze getirdiği yeni fırsatları değerlendirmeliyiz. Son yıllarda, bilişimde de önemli atılımlar yapan, Türkiye’de bu resmin içinde olmak istiyor; olmalı. Avrupa’nın Türkiye’nin katkısına ihtiyacı var, Türkiye bu katkıyı vermeye hazır... Avrupa’nın bilişim atılımında “kazan-kazan” bir Almanya-Türkiye ekseni oluşturmak için çalışmalıyız.

Türkiye bilişim sektörü 2010 yılında büyümesini sürdürmüş ve 25 milyar doları aşmıştır. Bunun büyük bir kısımı iletişim servisleri olmakla birlikte iletişim servislerinin ağırlığının hızla sesten veri hizmetlerine kaydığı görülmektedir. Türkiye tüm ülkeyi saran sabit ve mobil geniş bant internet ağlarıyla, internet ekonomisine hızla adım atmıştır. Türkiye Dünya’nın en heyecanlı İnternet pazarlarından biri haline gelmiştir. Bu oluşumda genç ve dinamik nüfusun varlığı çok önemli bir rol oynamaktadır.

Türkiye’de internet pazarı ile ilgili bilgiler yayınlayan blog şirketi Webrazzi.com’a göre bugün 26 milyon Türk vatandaşı Facebook üyesidir ve Türkiye ABD, Endonezya ve Birleşik Kırallık’tan sonra Facebook’un dördüncü pazarıdır. MSN’de Dünya üçüncüsüdür. Türkiye’de Bankalar Arası Kredi Kartları Merkezi’nin (BKM) e-ticaretin 2010 yılında ulaştığı hacim de 10 milyar doları aşmıştır. Türkiye kredi kartlarının da çok yaygın kullanıldığı bir pazardır ve e-ticaretin 2011 yılında %40 büyüme göstermesi beklenmektedir.

Bu şaşırtıcı rakamlar artık tüm Dünya’nın ilgisini çekmiş ve Türkiye Internet Dünyası’ndaki yeniliklerin denendiği bir ülke olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Dünya’nın lider B2B platformu Alibaba.com Avrupa pazarına girişini Türkiye üzerinden yapmaya karar vermiştir. Bilişimde beklenen Türk-Alman işbirliği de internet sektöründe başlamıştır. XING’in Türkiye kökenli sosyal network sitesi cember.net’i satın almasının yanında, dünya’nın birçok başarılı internet girşimine yatırım yapmış bulunan Almanya kökenli risk sermayesi kuruluşu European Founders Fund Türkiye’de projelere yatırım yapmaya başlamıştır. Türkiye internet sektörü, bugüne kadar özlemini çektiğimiz, yerli veya yabancı girişimcisi, melek yatırımcıları, risk sermayesi, birleşmeler ve satınalmaları ile inovatif bir sektörün ekosistemini oluşturmuş görünmektedir.

Türkiye Internetin verdiği olanaklarla klasik sanayilerini hızla modernleştirmekte, yeni iş modellerine doğru hızla evrilmektedir. Türkiye’de internet ve mobil bankacılığın ulaşmış olduğu seviye Dünya’ya parmak ısırtacak düzeydedir. Ayrıca Türkiye’de yerli girişimciler tarafından geliştirilen yemeksepeti.com gibi İnternet tabanlı inovatif iş modelleri başka ülkelere de yayılmaya başlamıştır. Türkiye İnternet ekonomisinin parlayan yıldızlarından biri olacak gibi görünmektedir. Umarım bu fuarda bunların bazı örneklerini yakından görme fırsatını bulabilirsiniz.

Partner ülkenin Türkiye olduğu ceBIT 2011 ile artık Türk -Alman bilişim işbirliği geri döndürülemeyecek bir şekilde yola çıkmış bulunmaktadır. Türkiye ve Almanya çok uzun sürelerden beri birçok farklı sektörlerde çok başarılı işbirliklerini sürdürmüş olan biribirini iyi tanıyan uyumlu ve başarılı partnerlerdir. Türkiye ve Almanya arasında “kazan-kazan” bir iş ortaklığı sektörümüzü, Dünya’da özlediğimiz konuma kısa zamanda ulaştırabilecek potansiyele sahiptir. Gelin bunu vakit kaybetmeden gerçekleştirelim.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.


Tuğrul Tekbulut
Logo Grup Yönetim Kurulu Başkanı

19 Nisan 2010 Pazartesi

Kapital dergisine yanıt

Merhabalar Tuğrul Bey,
Capital Dergisi olarak TÜSİAD üyeleri ile ilgili bir haber hazırlıyoruz.
Haberi hazırlarken sizin TÜSİAD’a üye olmadığınızı fark ettik, şirketinizden bir yöneticiniz de üye bulunmuyor.
Sizden aşağıdaki tek sorumu yanıtlamanızı rica ediyorum.

Sorum:
- Neden TÜSİAD’a üye olmadığınızı açıklayabilir misiniz? (Vaktinizin darlığı nedeniyle mi? Yıllık ücretlerin yüksekliği nedeniyle mi? Ya da dernekle aynı fikirde olmadığınız noktalar mı var? Kendinizi derneğe yakın mı görmüyorsunuz? Gibi…) Yakın gelecekte üye olmayı düşünüyor musunuz?

Çok teşekkürler
Elçin Cirik
Capital Dergisi
Editör



Merhabalar,
Ben TÜSİAD'a üye oldum. Kaç sene üye kaldığımı bilmiyorum ama TÜBİSAD başkanı olduğum sırada görevlerinin aşırı yoğunluğu nedeniyle ayrıldım. Şimdi hatırlamıyorum ama 8-10 senelik bir üyelik geçmişim olmalı.

TÜSİAD'da oldukça aktif bir çalışma dönemi geçirdim. Yeni Teknolojiler komisyonun aktif bir üyesiydim. Girişimcilik ve Yenilikçilik çalışma grubunu "Türkiye'nin geleceği girişimciliktedir" diyerek 2001'in kasvetli kriz ortamında kurdum. Üç tane girişimcilik kongresi yaptık. TÜBİTAK-TTGV-TÜSİAD Teknoloji ödüllerinde TÜSİAD'ı jüri üyesi olarak temsil ettim. Birçok panele ve konferansa TÜSİAD temsilcisi olarak katıldım.

TÜSİAD bence çok kurumsal bir sivil toplum örgütü. TÜSİAD'da çok az şey rastlantıya bırakılmıştır. Her türlü görüş, çalışma gruplarından, komisyonlara süzülerek, yönetim kuruluna ve başkana gelir. Bu açıdan diğer örgütlere nazaran çok daha demokratikdir.

TÜSİAD'ı en çok eleştirdiğim konu da çalışma konularımla ilgidilir. TÜSİAD Türkiye'nin demoktratikleşmesine, devletin modernleşmesine, AB ile bütünleşmesine etkin bir şekilde öncülük etmiş olmasına karşın, ekonomisinin teknolojik modernleşmesine liderlik etmemiştir. Makro ekonomi sürekli mikronun önüne geçmiştir. TÜSİAD'ı diğer iş adamları kuruluşları da örnek aldığı için Türkiye'nin ekonomik gündemi bir türlü gerçek sorunların tartışılmasına geçememiştir. Bugün Türkiye düşük katma değerli bir üretim portföyüne ve etkin olmayan bir hizmetler sektörüne sahiptir. Bu durumdan kurtuluş inovatif bir ekonominin kurulmasındadır. Türk ekonomisinin hacmen büyük kısmını temsil eden TÜSİAD'ın bir türlü bu konuya gerekli önemi vermediğini, liderlik etmediğini, kendini eleştirmediğini düşünüyorum. Bu konudaki umutlarımı yitirmem de ayrılmamda etkili olmuştur.

12 Mart 2010 Cuma

Türkiye'nin Q Klavye ile Macerası

Bildiğim kadarıyla Q klavyenin tarihçesi şöyledir : 19.yy sonunda ilk daktilo makinası icad edillir. Kullanıclar bunu çok severler ve yeni icat çok tutulur. Hatta kullanıcılar o kadar çabuk hızlanırlar ki, makinanın bir çekici gere gelmeden öbürü onun üstüne bindiğinden, makinalar kilitlenir. O zamanın teknolojisiyle mekanik sistemi daha fazla hızlandıramadıkları için, kullanıcıları yavaşlatmak için, en çok kullanılan harflerin arasındaki mesafeyi açmak için Q klavye icad edilir. Sonradan çok hızlı mekanik ve elektronik daktilolar imal edilmiş olmasına karşın Q kalvye bir standart olarak kalır.

Türkiye'de ise on parmak Türkçe'yi en iyi şekilde yazabilmek için Türkçedeki harf kullanım yoğunluğu ve sözdizimleri araştırılarak F klavye standardı oluşturulmuştur. 1990 yılına kadar daktilo yazım kalitesi printer kalitesinden üstün olduğu için, devlet dairelerinde ve işyerlerinde F klavye kullanılmaya devam edilmiştir. F-klavye tasarımının özelliğinden dolayı Türk datkilograflar (typist) uluslararası yarışmalarda hep birinci olıurlardı. (Şampiyon dakitlo kurslarını hatırlayan var mıdır acaba?)

Türkiye'de PC klavyesinin Türkçeleştirilmesi işlemini 1984 yılında Komdata gerçekleştirmiştir. Klavyenin orasına burasına çok da uygun bir şekilde yerleştirilmeyen Türkçe harfler ve noktalama işaretleriyle sürekli klavyenin bir tarafından öbür tarafına ve yazım hızını kesecek şekilde shift (büyük harf tuşu) tuşua basılarak yazı yazılır oldu. Türkiye'ye özel klavye üretilmediği için, piyasada Türkçe klavye "stickeréleri satılırdı. Bunun yanında Apple Macintosh Türkiye'ye özel olarak o yıllarda dahi Türkçe F klavye ile üretiliyordu.

Bilgisayar kullanımı o zamanlarda çok yaygın olmadığı, yıllık PC satışları birkaç onbin ile sınırlı olduğu ve bilgisayar çoğunlukla İngilizce bilen ve ingilizce düşünen uzmanlar tarafından kullanıldığı için bu pek çok sorun yaratmamış olaibilir. Ancak PC dünyasına Windows işletim sisteminin veTürkiye'ye 1993 yılından itibaren Microsoft'un gelmesiyle bilgisayar kullanımı yaygınlaştı ve tabana yayıldı.)0'ların ikinci yarısında Türkiye bilgisayar pazarı üretici firmaların Türkiye için özel klavye üretebileceği kadar büyüdü.Onlar da stickerli versiyonun orijinal halini ürettiler, o kadar. Ve, bir anda pazarda bugün kullandığımız kullanışsız klavyeler yaygınlaştı ve Türkiyebe gelişime hazırlıksız yakalandı. Oysa o zamanlara bile okullarımızda hala F klavye eğitim veriliyordu. Şu anda belki ikisini birden veriyorlardır, tam bilemiyorum.

Bu arada ben geçenlerde program yazabilmek için gerçek Q klavye aradım ve piyasada bulamadım. Türkiye'de satılan mevcut klavye program yazımında en çok kullanılan tuşları Türkçe harflere verdiği için işi oldukça zorlaştırmaktadır.

Mevcut klavye düzeni çoğunlukla ingilizce kullanan programcıların işini zorlaştırırken, bilgisayarı Türkçe metin yazmak için kullanna kişilerin işini de zorlaştırmaktadır. Size başımdan geçen bir örneği vereyim. Geçen yıl yazlık evimize hırsız girdi ve ifade vermek için Jandarma karakoluna gittim. İfademi yazan Jandarma Üstçavuş, mesleğimi öğrendiği zaman şikayete başladı: İfadenizi bu garip klavyede yazmakta zorlanıyorum. Tüm okul hayatım boyunca F klavye öğrendim ama devlet işyerimize öğrendiğimizle alakası olmayan ürünler gönderiyor ve kullanmamızı istiyor. "

MEVCUT KLAVYE DÜZENİ ÜLKEMİZDE MİLYAR DOLARLARA VARAN İŞ KAYBINA NEDEN OLMAKTADIR. NE PROGRAMCILARA YARAMAKTADIR, NE DE TÜRKÇE YAZAN NORMAL VATANDAŞA! BU KLAVYEDE OLAN İŞ GÜCÜ KAYBI BİR YILDA MİLYARLARCA DOLAR OLDUĞU KOLAYLIKLA KESTİRİLEBİLİR.

Türkiye'nin bilişimde kendi standartlarını kullanma zamanı gelmiş ve geçmiştir. Ancak ortalıkda çok fazla melez bile diyemeyebileceğim, Türkçe yazmayı zorlaştıran Q klavye yatırımı vardır. Ancak bilgisayarlarların yaşam döngüsü çok kısadır. Bu nedenle eldeki bilgisayarlar çok kısa zamanda değiştirilecektir. Şu andaki garip Q klavyeye göre alışmış ellerin yeni klavyelere geçmesinde bazı zorluklar olacaktır. Ancak kullanıcılarımız zaten mevcut klavyeyi çok düşük bir verimle kullanmaktadır.

İki klavyeyi de aynı anda kullanmış bir kişi olarak F klavyede Türkçe yazmanın verimimi çok artırdığını ve yanlış yazmayı büyük ölçüde azalttığını gözlemlediğimi söyleyebilirim. Ancak hala onparmak yazamadığıma üzülüyorum. Yurtdışında herkesin onparmak kullandığını görüyorum. Bilişim çağında üretkenlik için okullarımızda onparmak yazımı da öğrenmeliyiz diye düşünüyorum.

29 Ocak 2010 Cuma

• “Hizmet inovasyonu Türkiye ekonomisi açısından neden kritik bir öneme sahiptir?

Bilgi Çağı Dergisine Yanıt 29.01.2010

Türkiye ekonomisi büyük ölçüde hizmet ağırlıklı bir ekonomidir. Türkiye ekonomisinde hizmetler sektörünün ağırlığı %62'dir. Sanayi ekonominin %30'unu oluştururken, tarıma da %8 kalmaktadır. Bu rakamlar hangi sektörde sağlayacağımız ilerlemenin, ülke ekonomisine ne kadar katkı vereceğini en açık şekilde gösteriyor olmalıdır.

Uluslararası çapta başarılı, globalleşmiş hizmet sektörlerimiz vardır : İnşaat, Finans, Sağlık, Telekom ve Turizm gibi. Bunun yanında kamu hizmetleri de ekonominin çok önemli bir kesimini oluşturmuş bulunmaktadır. e-devlet, devletin otomasyonu olarak algılanmaktadır. Oysa bilişim teknolojileri kamu hizmetleri kavramlarını tümüyle değiştirmiştir ve sürekli değiştirecektir. Kamu hizmetleri üzerine odaklanan araştırma ensitülerimiz olmalıdır. Inovasyon bize hala mucitlik gibi geliyor, oysa süreç iyileştirmelerin etkileri ürünlerden daha fazla olabilmektedir. Hizmetlerde inovasyonun çok daha fazla konuşulur, görüşülür olmasında fayda görüyorum.

KoçSistem Bilişim Liderleri Konuşuyor Röportajı

LOGO Yönetim Kurulu Başkanı Tuğrul Tekbulut
SORULAR
Türk Yazılım sektörünün sürükleyicilerinden Logo Yazılım olarak, Türkiye’nin, bölgesinde bilgi ve iletişim hizmetleri ile ilerleyerek önemli bir güç haline gelebilmesi yolundaki çalışmalarınızı anlatır mısınız? Yurtdışındaki faaliyetlerinizin kapsamı (ofisleriniz, dış pazarlardaki çalışmalarınız vb.) nedir?
Yazılım sektöründe çeyrek asrı doldurduk; 20 yirmi yıldır, uluslararası piyasalarda kendimize yer edinmek için arayışlar içindeyiz. Bu konuda çok önemli denemelerimiz, başarılarımız ve başarısızlıklarımız oldu. Hepsinden birşeyler öğrendik. İlk olarak 1991 yılında Mutibase isimli veri tabanı ürünümüzü tanıtmak için Boston’da bir teknoloji fuarına katılmış, ürünün gördüğü ilgi üzerine de Kaliforniya’da Logosoft adlı şirketimizi kurmuştuk. Türk iş dünyasının Rusya ve Orta Asya’ya açılması ile birlikte iş uygulamaları yazılımlarımızı 1992 yılından başlayarak önce Rusça’ya, sonra Romen, Bulgar ve Arap dillerine uyarladık. Almanya için geliştirdiğimiz oyun ve zeka yazılımlarını 1994 yılından itibaren Almanya ve Almanca konuşan ülkelerde pazarlamaya başladık. Daha sonra, Almanya’da Türk kökenli iş sahiplerine hitap etmek üzere ürünlerimizi Almanya’nın mevzuatına tam uyumlu hale getirdik ve 1998 yılında Frankfurt’ta satış ve destek ofisimizi açtık. 2007’de Ortadoğu ülkelerine hitap etmek üzere Dubai serbest bölgesinde yine bir satış ve destek ofisi açtık.
Yurtdışı faaliyetlerimizin en önemli kısmı, ürünleri geliştirme yanında o ülkelerde hizmet verebilecek satış ve destek kanalını oluşturmak üzerinedir. Bugün Azerbaycan’da Türkiye’deki kanalımızın aynısını oluşturmuş durumdayız. Bu nedenle bu ülkede proje ürünlerimizin yanında, küçük ürünlerimizin de satış ve desteğini verebiliyoruz. Ürünlerimiz mevzuatı tam olarak destekliyor. Geliştirmiş olduğumuz esnek teknoloji sayesinde bugün Türkiye’de, Azerbaycan’da, İran da bile aynı bordro programını tek satır kod yazmadan uyarlayabiliyoruz.
Dünyada lider iş yazılımları şirketleri varken, Logo gibi yerli şirketlerin başarıyı yakalamalarının sırrı nedir? Bu doğrultudaki vizyonunuzu ve hedeflerinizi paylaşabilir misiniz? Türk yazılım sektörünü dünyada bir pazar haline getirme misyonunuzu nasıl bir yol haritası ile gerçekleştireceksiniz?
Dünya çapında ciddi büyüklüklere ulaşmış, veya böyle firmaların şemsiyesi altındaki markalarla aynı zamanlarda kurulmuş olmamızın ve ulusal pazarımızda, uzun yıllar çok geniş bir müşteri tabanı oluşturmamızın bunda önemli bir etkisi olduğunu söylemek lazım, öncelikle. Kişisel bilgisayarların gelişimi ile 1980’lerde hemen hemen her ülkede Logo benzeri şirketler kuruldu, bunların bir iki tanesi de küresel boyuta ulaştı. Ulaşamayanlar, diğer yapıların bünyesine geçti, ya da iş hayatından çekildi. Logo’nun başarısındaki ikinci önemli etken, uzun vadeli stratejiler bağlamında işine sürekli asılan, kendi teknolojisine sahip olmak için argeye yapılan olağanüstü yatırım yapan, dürüst, sözünü tutan bir firma olması, genç, çalışkan çağdaş bir marka imajını büyük bir enerji ve iş verimliliği ile yükseklere taşımaya çalışan motive bir işgücüne sahip olmasıdır. 2003 yılında IBM ile başlattığımız işbirliği sürecinde Java, SOA teknolojilerinde çok büyük atılımlar gerçekleştirdik. Uyarlama ve yerelleştirme araçlarımızla da şu anda yurt içi yurtdışı iş ortaklarımıza en karlı çalışma ortamlarını sunabiliyoruz. Sektörümüz büyük bir hızla hizmet sektörüne doğru dönüşüyor, bu dönüşümün bize çok önemli fırsatlar sunduğunu görüyoruz.
Sizce, Türkiye’nin, bilgi ve iletişim teknolojileriyle uluslararası güç olmasını ve ekonomik kalkınmasını beraberinde getirecek fırsat pencerelerini iyi değerlendirmesi yolunda neler yapılmalı? Yazılımın, sektörün sürükleyici gücü olabilmesi konusundaki görüşünüz nedir?
Bence yazılım Türkiye’nin önündeki tek ve en önemli şanstır. Türkiye’nin gözardı edilen çok önemli birikimleri var yazılım konusunda. Yazılımın bir ürün olarak satıldığı dönemde global bir başarı edinememiş olabiliriz. Bu konuda Dünya liderleri ABD’den çıktı, Hindistan da başta ABD olmak üzere dış pazarlara yönelik ısmarlama iş yapan büyük yazılım değirmenlerine sahip oldu. Ancak sektör bir hizmet sektörüne doğru hızla dönüşüyor. Yakınsama süreci, akla hayale gelmeyen yeni fırsatlar yaratıyor. Medya, iletişim ve bilgi teknolojileri hızla entegre oluyor ve mobil hale geliyor ve servis iş modeline yöneliyorlar. Türkiye bu sürecin tam ortasında, hatta önlerinde yer alıyor. Genç nüfusumuzun yeni teknolojiere merakı, tüm Dünya’nın dikkatini üzerimize çevirmiş durumda. Hizmet sektöründe başarılıyız, ve güçlüyüz. Sektörün evrilme sürecinin yarattığı fırsatları çok iyi değerlendirebiliriz. Bu süreçde en önemli stratejik gücümüzün yazılım birikimimiz olduğunu düşünüyorum.
KoçSistem olarak diyoruz ki, “Başka hiçbir sektör, Türkiye'ye bilgi ve iletişim teknolojileri kadar büyük fırsatlar sunmuyor”. Katılıyor musunuz?
Katılıyorum. Buna sadece ben katımıyorum artık bütün Dünya da katılıyor, katılacak. Techcrunch’ta çıkan şu yazıyı okumanızı öneririm http://bit.ly/8G54Tt
Şu anda gündemde olan Bilgi ve İletişim Teknolojileri Ajansı’nın kurulmasının, Türkiye’nin, bilgi ve iletişim teknolojileriyle uluslararası güç olması konusunda bir aşama olacağını düşünüyor musunuz?
Bilgi ve İletişim Teknolojilerinde başarılı olmanın birincil gerekli şartı, bilgiye, analize ve yaratıclığa dayanan ve güvenen bir vizyonun gerekliliğidir. Sağlam bir vizyon gücü ve yetkisi olan bir otorite tarafından strateji haline dönüştürebilirse, olağanüstü başarılar elde edilebiliyor. Şimdilik böyle olmasını umalım.
Kasım ayında Resmi Gazete’de yayınlanan, hükümetin 2010 yılı politika önceliklerini belirlediği “Ekonomi Programı”nda telekomünikasyon ve bilgi teknolojileri pazarının 2009 yılına göre yüzde 10 oranında büyüyeceği; telekomünikasyon pazarının 16,5 milyar dolar, BT pazarının ise 7,5 milyar dolara ulaşacağı öngörüldü. Bu hedeflerin gerçekleşmesi ve bu yolda yapılması konusundaki görüşünüz nedir?
Türkiye bu rakamları yakayabilecek, hatta aşabilecek bir dinamizmi yakalamış durumda. Bu süreç geri çevrilemeyecek bir şekilde olumlu yönde yürüyor. Sorun bu pazar içindeki yerli katma değerin artırılmasında yatıyor. Harcanan bu paralar ülkemizin kalkınmasına katkıda bulunmalı, istihdamı ve vatandaşın refahının artırmalı, işsizliğe çözümler üretebilmelidir. Rakamlarım büyüsü bize gerçekleri unutturmamalı.
Kamudaki büyük e-dönüşüm projelerinin gerçekleşmesinin, söz konusu dönüşümü hızlandıracağı görüşüne katılıyor musunuz?
Kesinlikle. Kurulacak Bilgi ve İletişim Teknolojileri Ajansı’nın bu süreci tek bir merkezden koordine edecek olması da başarı şansını artıracaktır. Devletin bilişim teknolojilerini kullanarak verimliliğini artırması, ülkemizin genel verimliliğini önemli ölçüde artıracaktır. Bilişim teknolojileri süreç modelli organizasyonların gelişmesine neden olmakta, süreç odaklı organizasyonlar, bilişim teknolojilerini kullanarak verimliliklerini kat kat artırabilmektedirler. Kamusal yapılanmamızın süreç odaklı bir şekilde yenilenmesinin zorunlu olduğunu düşünüyorum. Bunun için çok güçlü bir irade gerekmektedir. Umarım Bilişim Ajansı bu yetkilerle donatılır ve başarılı olur.
Avrupa Komisyonu, Avrupa’nın ekonomik iyileşmesinin dijital olacağını söyleyerek, “19’uncu yüzyılda tren yolları döşemek ne kadar önemliyse, Avrupa’yı modern teknik altyapıya kavuşturmak, bugün o kadar önemli” ifadesini kullanıyor. Sizce genişbant erişiminin yaygınlaşması, Türkiye’nin gelişimi ve kalkınmasına ne şekilde ve ne ölçüde etki eder?
Türkiye karayolu ağını daha yeni yeni tamamlarken, demiryollarında geri kalmış iken, geniş bant iletişim yollarında çok ileri bir konumdadır. Internet uygulamalarının gündelik yaşama penetrasyonu konusunda Dünya liderlerinden biriyiz. Demiryolları ve karayolları malların ve insanların pazarlara ulaşımını kolaylaştırarak, mal ve hizmet ticaretinin boyutunu defalarca katlamasına neden olmuş. Genişbant iletişim ağları da elektronik ticaretin artmasına, ticaretin globalleşmesine yardımcı oluyor. Türkiye’nin e-ticarette yakaladığı dinamizmi de genişbant erişminin artmasına borçluyuz.
KoçSistem olarak müşterilerimize, “Gücümüz, hayal gücünüz” diyoruz. Sizce bilişim sektörü neden hayal gücüne en fazla gereksinim duyulan sektörlerden biridir?
Sanal bir sektör olmasından herhalde... Bilişim sektörü 20 yılda olağanüstü gelişti. Bu gelişim diğer sektörlerde bu kadar görememizin sebebi bu sektörün diğer sektörlere göre daha az regülasyona tabi olması, regülasyonlar oluşturulamadan birçok hayali gerçekleştirebilecek teknolojiler üretebilmesidir diyebilirim.
Logo olarak, 2010 yılına ait planlarınız nedir?
2010 yılında ürün ve servis alanında çeşitlenme ve coğrafik yaygınlığımızı geliştirme yönünde çalışacağız.
Koç Bilgi Grubu’nun, çevre bilgi ve bilincini yaymak amacıyla yürüttüğü sosyal sorumluluk projesi Yeşil Bilgi Platformu hakkında ne düşünüyorsunuz? Yeşil Bilgi Platformu ile çevre bilgilerinin geniş kitlelere yayılımına destek vermek amacıyla, işbirliği yapmak ister misiniz?
Çok olumlu bir girişim olarak düşünüyor, ” Nasıl oldu da biz akıl edemedik?” diye hayıflanıyorum. Yaşanabilir bir Dünya için hep beraber elele vererek çalışmamız lazım. Kutluyor, ve başarılar diliyorum.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Yaratıcılık ve Yenilikçilik

“TOPLUM LİDERLERİ GELİYOR” Ufuk Geliştirme ve Liderlik Eğitimi Programı
Antalya Kaleiçi Rotary Kulübü 21 Kasım 2009 2008
YARATICILIK VE YENİLİKÇİLİK başlıklı konuşma
Tuğrul Tekbulut

Öncelikle herkese Günaydın. Beni buraya davet eden, siz genç öğretmenlere ilham verebilecek bir kişilik olarak gören Kaleiçi Rotary Kulübüne çok teşekkür ederim. Umarım hepimizi tatmin edecek bir bir saat geçiririz.

Adım Tuğrul Tekbulut. 51 yaşındayım. Ülkemizin ilk yazılım şirketlerinden biri olan Logo Yazılım şirketinin kurucusuyum. Logo Yazılım, bugün artık hepinizin anlamını bildiği bir kavramı başarıyla ticarileştiren ilk kuruluştur. Türkiye’de tüm varlığı sadece fikri ürünler olan bir kurumu da halka açmaya cesaret edebilmiş ilk firmadır. Bu nedenle yaratıcı ve lider bir firma olarak bilinir. Gerçekten de öyledir. Sanırım beni davet etmelerinde de bu hikayemizin bir şekilde etkisi vardır.

Eşim, arkadaşlarım tarafından eleştirilen bitmek tükenmek bilmeyen bir merakım vardır. Bu beni sürekli olarak yeni girişimlere yöneltir. Bu girişimlerin çoğu ticari değildir, kimsenin haberi olmaz, ancak bende büyük fırtınalar oluşturur ve yaşam enerjimin ve yenilenmemin kaynağını sağlar.

Yaratıcı yenilenme, internet çağında bir kişinin, bir kurumun, bir sistemin, bir ülkenin hatta bir milletin kendini güçlü ve zinde tutmasının en temel yollarından biridir. Yaratıcı bir toplum, yaratıcı, gelişmeleri kıvraklıkla anlayabilen ve onlara kendini uyarlayabilen kişiliklerle oluşur. Problemlerden bahseden değil, problemleri çözebilen bireyler söz konusudur.

Sizler yarınki kuşakları yetiştiren genç öğretmenler olarak yeni nesilleri bu zor ama heyecanlı yaşama hazırlıyorsunuz. Maalesef ülkemizin geleneksel eğitim uygulaması, böyle bireyler yetiştiremiyor. Bu sorunun teşhisinde bugüne kadar pek fikir ayrılığı görmedim. TV’lerde açık oturumlarda, siyasilerin, bürokratların ve işadamlarının demeçlerinde ciddi bir uyum var. Ama sadece sözde... İktidarlar değişiyor. Ama anlayış değişmiyor. İktidarın ideolojisine uyumlu, tek tip, itaatkar kişilikler yetiştirme hülyası sanırım çok çekici geliyor.

Oysa sürekli değişen, bu Dünya içinde bizlere geçmişin ezberlerini tekrarlayan insanlar yerine “bu niye böyle?” diye sorgulayan kişilikler gerekiyor. Değişen sorulara karşı okulda ve ailesinde öğrendikleri ile cevap aramaya çalışan bireyler yerine belki de bunları kolaylıkla unutabilen ve yerine yenilerini geliştirebilen bireylere gerek var.

Denizciliğe merakım var. Küçük bir yelkenli teknem vardı. Onunla Türkiye’nin Marmara, Ege ve Akdeniz kıyılarını ve bize yakın Yunan Adaları'nın hepsini gezdim. Denizden uzak bir milletiz denir. Doğrudur. Denizlerimizi anlatan kitapları da hep başkaları yazmışlardır. Türkiye kıyılarının haritalarını 19.yy’da İngiliz donanması çıkarmıştır. Şu anda Deniz Kuvvetlerimizin Seyir Hidrografi ve Oşinografi dairesinin yayınladığı haritalar da o haritaları temel alır ve onun üzerine güncellemelerle devam eder. Amatör denizcilerin de Türkiye’nin kıyılarında nerede demirlenir, nerede kaya vardır, derinlikler nedir diye bir Türkçe pilot kitabı yoktur. En azından 15 yıl önce yoktu. Bu kitabı da yine bir İngiliz yazmıştı. Bu kitabın önsözünde Türkiye’ye övgüler vardı. Ülke güzel, el değmemiş, yemekler güzel, fiyatlar ucuz, halkı namuslu ve yardımsever gibi... Ancak bir bölüm var dı ki benim ilk başta çok ağrıma gitti. Adam şöyle diyordu kitabında: “Türkiye haritalarına bakarsanız ve burunları, koyları, körfezleri ardı ardına incelerseniz, burunların hemen hepsi ya Bababurnu’dur ya da Karaburundur. Bir süre sonra yerini şaşırır, hangisi hangisidir karıştırırsınız. Biraz önce geçtiğiniz mi, yoksa biraz sonra yanından geçeceğiniz şu karşıdaki adaya kadar uzanan burun mudur? Bu da Türk milleti’nin yaratıcı bir millet olmadığını söyleyenlere iyi bir kanıt teşkil ediyor.” Oldukça ırkçı geldi bu bana. Çok kızdım; yayıncı şirkete mektup yazdım ve yazarın, Türk milletine karşı davranışının aşağılayıcı olduğunu ve ifade eden bir not yazdım. Sonraki baskılarda bu ifade kaldırıldı. Tabii Türkiye eskisi kadar el değmemiş değildi, gürültülü idi, daha pahalı idi. O güzelliği elden gitmiş ama daha Avrupalı olmuştu vs vs. Ancak adamın söylediği gerçekti. 10765 km’lik sınırlarının 7816 km’si deniz kıyısı olan ve aslında bir deniz ülkesi olan güzel ülkemize ve onun coğrafyasına isim verirken özensiz ve yaratıcılıktan uzak davrandığımız gerçeğini değiştirmiyordu. Oysa bir gün Göcek’e gittiğimde her yerin, her burnun, her adanın köylüler arasında başka bir isminin olduğunu gördüm. Ama asıl ilginç olanı İngilizler herhalde işgal etmeyi planladıkları bu kıyıların bir çok yerine kendilerine göre İngilizce isim de vermişlerdi. Aynı yerin Yunanca, İngilizce, Türk halk dili ve Türk resmi olarak dört tane adı olabiliyordu. Bu bölgelere isim veren arkadaşlar da coğrafi isimleri Türkçeleştirmeye çalışırken ileride, karışıklık yaratabilecek, ya da Türk milletine toptan bir “yaratıcılıktan yoksunluk” yaftası yapıştırılmasına da neden olabilecek bir duruma neden olabileceklerini düşünmüyorlardı. Üstelik tarihten ve gelenekten gelen öyle güzel isimleri var ki her noktanın.

İğneyi kendimize çuvaldızı başkasına sokalım. Eğri oturalım, doğru konuşalım. Yaratıcı bir toplum muyuz biz? Yaratıcılık bu ülkede ödüllendirilir mi? Yaratıcı insanlar sevilir mi? Baş üstünde tutulur mu? Tarihi mucitlerle dolu bir millet miyiz biz? Yaratıcılığı daha fikri düzlemde iken önleyen “Eski köye yeni adet getirme!” gibi bir deyimimiz yok mu? Ya da alışmadığımız, yapmadığımız, geleneksel olmayan bir şey önümüze çıkarıldığında “Başıma icat çıkarma şimdi benim” deyimini büyük bir inanç ve özgüvenle kullanan bir toplum değil miyiz?

Dünya’da ilk uçan insanı Hezarfen Ahmet Çelebi’yi içine şeytan girmiş diye Fizan’a sürmedik mi? En büyük kahramanlarımız neden yaratıcılarımız değil?.. Mesela ilk roketin Osmanlılar zamanında yapıldığını da biliyor muyuz? Nerede ilk roketi yapan ve onunla uçan Legari Hasan Çelebi? Hürriyet gazetesi bir gün yabancı bir gazeteden naklen “meğer ilk roketi de biz yapmışız” diye bir haber yapmıştı. Tarihçi Murat Bardakçı çalıştığı gazete ile dalga geçmişti.

İş dünyasında yaratcılıktan daha büyük bir rekabet aracının kalmadığı çağımızda, basın inovasyon diye birşey tutturdu. Cümle içinde kullana kullana anlamını öğrenmeye çalışıyoruz. Zaten anlamı çoktan boşaldı. “Inovasyonu yemekten önce mi yemekten sora mı almalı ?“ gibi bir soruyla karşılaşırsanız hiç şaşmayın. Zaten neden inovasyon dendi anlayamıyorum : bunun Türkçesi yenilikçilik.

Peki biz yenilikçi bir kültüre sahip miyiz? Farklı düşüneni, farklı olanı yüceltiyor, destekliyor muyuz? Yaratıcı ve yenilikçi insanlarımız aile, arkadaş ve iş çevrelerinde yadırganmazlar mı? Evet arkadaşlar, bence bizim böyle bir sorunumuz var...

Ama Nasreddin Hoca gibi bu konuya parmak basmış, tavrını eşeğine ters binerek göstermiş bir büyüğümüz de var. Nasreddin Hoca’yı yaratıcı ince mizahından dolayı biliyoruz. Mizah, zaten olaylara başka açılardan bakıldığında farklı sonuçlara ulaşılabileceğinin en güzel, en sevimli örneği değil mi? Ezbercilikle mizah olur mu?...

Yolunuzu Nasreddin Hoca’nın gülümseyen ışığı aydınlatsın, girişimciliğe yenilikçiliğe giden yolumuzda Hezarfen ve Legari bize cesaret versin. Gelecek kuşakların yetiştirilmesinde bu yanlarımızın geliştirilmesinde sizlerin katkılarına ihtiyaç var.

Cem Yılmaz üsrekli her sorunumuzun çözümünde “Eğitim şart” diyerek bizi güldürüyor. Ama eğitim, akademizm ve aşırı uzmanlaşma da yaratıcılığı kısırlaştıran konulardan biri olabilir. Dünyca ünlü yaratcılık uzmanı Ken Robinson’un “Yaratıcı olmayı öğrenmek” adlı kitabına şöyle bir hikaye ile başlıyor: Bir Amerikan kasabasında çok bira içmesiyle meşhur bir yazardan bahsediyor. Adamın birgün beli ağrıyor ve kasaba doktoru da onu bir böbrek uzmanına havale ediyor. Böbrek uzmanı muayeneyi bitirince “Bira içmeyi sona erdirmeniz gerekecek, yoksa böbreklerinizi kaybedeceksiniz” diyor. Doktor, “Bira içeceğinize viski için” diye devam edince, bizim hasta da “Fazla alkol karaciğere zarar vermez mi?” diye soruyor. Doktorun cevabı şöyle oluyor : “Siz bana böbrekleriniz için geldiniz, ben de size böbrekleriniz hakkında konuşuyorum. Ben nefrolog’um, benim görevim hastaların böbreklerini iyileştirmek... “ Kitabın yazarının gerçek diye naklettiği bu kara mizahımsı hikaye günümüzün en önemli sorunlarından birine işaret ediyor. Olaylara tepeden ve dıştan bakabilmeyi öğrenmeden bir konuda alabildiğine uzmanlık edinmek. Ya da bir konuyu içinde bulunduğu bağlamdan kopuk, sadece detay düzeyinde incelemek...Tek tek ağaçlarla ilgilenirken, ormanı görmemek gibi...

Artık sanayi ötesi topluma, “bilgi toplumuna” geçiş yaptık. Bilgiye ulaşmanın daha zor olduğu günler için tasarlanmış, insanların alabildiğine uzmanlaşması için geliştirilmiş eğitim sistemi de bugünün ihtiyaçlarına cevap veremiyor. Olayın tümüne bakma becerisi ihmal ediliyor bir konuda derinlemesine uzmanlık veriliyor. Oysa artık uzmanlık çok kısa zamanda eskiyor. Gereken öğrenmeyi öğretmek... İnternet çağında öğrenmeyi öğrenmiş bireyler, bir çok uzmanlık bilgisine eskisinden daha çabuk ulaşabiliyor ve öğreniyor. Bilgi çağı sanayileri esnek, yaratıcı ve sürekli kendilerini yenileyen bireyler istiyor. Yeni iş ilanları sürekli böyle insanlar tarif ediyor? Biz evimizde çocuğumuzu büyütürken, okulda eğitirken ise bunun tam tersi bir formasyonla insanları eğitmeye çalışıyoruz.

Yaratıcı yenilikçi ve yeni Dünya düzeni’nde rekabet edebilen, başarılı, mutlu bireyler yetiştirmenin bir yolu da merakı ateşlemektir. Merak eden ve merak ettiğini kendi başına araştıran ve sonuca ulaştıran bir kişi kendisine öğretilen herşeyi en iyi şekilde tekrarlayabilen bireylerden daha başarılı olmaktadır. Fazla merak iyi değildir derdi babam. Fazla meraklı, fazla soru soranları sevmezler... Şimdi bakıyorum da, örneğin bizim şirketimizde meraklı, yaratıcı, gerekiyorsa karşı çıkıcı, ama söylediğini sorumlulukla taşıyan kişilikler sivrilmiş. Gazetelerdeki iş ilanları da bu kişileri tarif ediyorlar. Çok kızıyorum bu ilanlara... Nerede yetişiyor bu kişiler? İnsan ağaçta yetişmez ki suyunu gübresini verelim de yetiştirelim. Evde, okulda, iş yerinde...Armut piş ağzıma düş. Adamı tarif ediyorsun ama bu insanların yetiştirilmesinde senin de sorumluluğun var. Sadece sorumluluğun yok çıkarın da var.

Toplumsal kültürel üst yapımızın bence çağımıza uymayan ve değiştirilmesi gereken veçhelerinden birisi de başarıyı sevmememiz. Başarılı insanları ön plana çıkarmamamız, daha çok şeyler başarmaları için motive etmiyor olmamız. “Devrim Arabaları” filmini seyrettiniz mi? Bir mühendis olarak o filmdeki karakterlerle aramda müthiş bir empati oluştu. Orada bir karakter “Türkiye’de hiç bir başarı cezasız kalmaz” diyordu. Bu insancıklar çok az parayla, 130 günde çok dar olanaklar altında yürüyen iki otomobil yaptılar. Kötülendiler, alay edildiler, unutulup gittiler. Ne oldu kendi otomotiv sanayimizi kuramamış olduk.

Süreyya Ayhan’ı hatırlayın. Şu andaki durumunu ve neden bu noktaya geldiğini tartışmayacağım. Ben sadece Süreyya’nın yetişmesi sürecinde hatırladığım ve kızdığım bir anıyı paylaşacağım. Süreyya daha ilk Avrupa başarısını kazanmış. TV’de sunucu sahada bir otorite ile konuşuyor. Adam diyor ki “Süreyya çok başarılı oldu. Ama Anadolumuz da Süreyya gibi fırsatlar verilse daha hızlı koşacak daha nice cevher gibi kızlarımız var” Sanki Süreyya fakir hatta cahil bir köylü kızı değil. Ulaştığı noktayı ona verilen çok büyük şanslarla değil 10 yaşından beri deli gibi koşarak ulaşmış. Senin yapman gereken kıcağıza destek olman. Onu daha fazla uçurman... Aradan onca yıl geçti. Süreyya hayatını cahilliği nedeniyle boşa harcadı. Peki nerede o cevher gibi kızlar? Başarıyı gölgelemek sana ne kazandırdı?

En iyide eşitlik hedefleyeceğimize , acılarda ve kayıplarda buluşmayı, asgari müştereklerde anlaşmayı tercih ediyoruz. Öne çıkanı ileri gideni pek sevmiyoruz. Aslında kıskanıyoruz. Kıskanmak insanın doğasında var. Kıskanmak insanı olumlu yönde çalışmaya üretmeye yöneltebileceği gibi, ki buna gıpta etmek diyoruz, hasetliğe de yönlendirebilir.

Hasetlik, “Bende olmayan onda da olmasın” kıskançlığıdır. Minibüslerde yazıyor ya : “ Nazar etme ne olur, çalış senin de olur” . En büyük korkumuz yokedici nazarlar... Başka bir millette bu düzeyde bir nazar korkusu var mıdır ? bilemiyorum. Ben bu fıkrayı bin kez dinledim : mutlaka sizler de biliyorsunuzdur. Günahkar adamın biri ölmüş cehenneme gitmiş. Zebaniler kolundan tutmuşlar götürüyorlar. Her taraf sıcak, günahkarlar kazanlarda kaynıyor, dev zebaniler ellerinde dev kepçelerle kazanları karıştırıyorlar, kafasını dışarıya çıkaranları kazanın içine bastırıyorlar. Adam bakmış, bir kazanın başında hiç zebani yokmuş. Sormuş : bu kazanın başında niye zebani yok? “Ha o mu ?” demiş yanındaki zebani “O kazanda Türk’ler var. İçlerinden birisi kafasını çıkarırsa diğerleri hemen ayağından tutar içeri çeker.”

Bir başka zaafımız daha var. Başarısızlığı da olanca şiddetle aşağılamak. Buna da en çok spor sahalarımızda görüyoruz. Lise çağında Amerika’ya AFS bursuyla giden bir arkadaşımın bana naklettiği anısıyla da bu yönümüzü açmaya çalışacağım. Amerika’da çocuklar bu arkadaşı futbol oynamaya çağırmışlar. O zaman Amerika’da bizim futbol pek bilinmiyor. Arkadaşa neredeyse Avrupalı yıldız muamelesi yapmışlar. Çıkmışlar sahaya...Bizimkine herkes yıldız muamelesi yapıyor. Herkes ona pas atıyor ki bizim yıldız şık bir vole ile oyuna keyif katsın. Arkadaşımıza ballı bir pas atıyorlar. Bizim ki de o dolduruşla topa öyle bir abanıyor ki top kalenin 20 metre üzerinden avuta gidiyor. Önce bir sessizlik ... Bizim ki korkudan ve utançtan ölüyor. Memlekette olsa küfürün bini bir para. Bir tanesi koşarak geliyor. Herhalde diyor, burada açıkta küfür etmek ayıp sayılıyor, adam gelip küfürü kulağıma edecek. Çocuk geliyor, sırtına iki pat pat yapıyor. “Bir dahaki daha iyi olacak” diyor. Bizimki neredeyse şok oluyor. Nitekim bir sonraki pası golle neticelendiriyor. Bu olay arkadaşıma hayat boyu davranışlarını yönlendirecek kadar etki ediyor.

İşin özü şu: Toplumsal kültürümüzü, aile kültürümüzü yenilikçiliği, yaratıcılığı teşvik edecek şekilde değiştirmek zorundayız. Burada hepimize ama sizlere daha önemli görevler düşüyor. Çocukları, kendinizi, iş arkadaşlarınızı, amirlerinizi, yapabileceklerinin en iyisi yapmalarına motive edelim ki, daha iyiye ileriye gitsinler. Başaranları öne çıkaralım, takdir edelim, ödüllendirelim. İnsanların en önemli dertleri kendi sınırlarını aşmak olsun. O zaman başkalarıyla uğraşmayı bırakırlar. En iyiyi daha geriye çağırmak yerine, daha iyiye, geride kalanları onun yerine doğru yönlendilerim, şevklendirelim. İnsanlar diğer insanlara bakarak konumlarını değiştirirler. Herkesin aynı yerde durduğu bir toplum sanıldığı gibi eşitlikçi değildir.

Bunlar çok küçük şeyler ama sanırım yaşam oyunu da bu kadar basit. Hepinizin yaşamınızı kendinize dayatılan sınırları sonuna kadar zorlamış, özgüvenini ve mutluluğunu üretkenliğinden almış bireyler olarak geçirmenizi diliyor, yaratıcı, girişimci ve sorumlu kuşaklar yetiştirmenizi bekliyor, hepinize saygılar sunuyorum.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.